İBRAHİM DEMİRKAN demirkanibrahim@gmail.com

NURCULAR, YENİ ZEMİN KARDEŞLİĞİ VE İZZEDDİN YILDIRIM

11 Mayıs 2015 Pazartesi 06:03

Son günlerde siyasilerin diliyle başlayan Yeni Zemin, Altan TAN ve Yalçın AKDOĞAN’ın adlarının geçtiği bir polemikte bir Risale-i Nur şehidi olan İzzeddin Yıldırım’ın da adı geçiyor.

Bir ara medyada Hizbullah sanıklarının salıverilmesi üzerine Zehra Vakfı başkanı ve Risale-i Nur talebesi olan İzzeddin Yıldırım Hizbullah’ın kaçırıp katlettiği bir isim olarak yine gündeme getirilmişti.

Yine geçenlerde Risale Haber’de okuduğum Hürriyet gazetesinden alınmış Ahmet Hakan imzalı “Hizbullah’ın katlettiği bir Nurcu’nun öyküsü” başlıklı yazıda da rahmetli İzzeddin Yıldırım’dan bahsedildiğini gördüm ve bunların üzerine şahsen tanıdığım ve sohbetlerinde bulunduğum İzzettin abi hakkında Nur cemaatleri ve Kürd meselesi bağlamında bir değerlendirmede bulunmak istedim.

İzzeddin abinin şehadetini ve onunla beraber Said Avcı’nın da şehadetini bilmeyenler için kısaca hatırlatalım; İzzettin Yıldırım abi 29 Aralık 1999 günü teravih namazına hazırlanırken kimliği belirsiz kişilerce kaçırıldı. Haftalarca kendisinden bir haber alınamadı. 28 Ocak 2000 günü kendisinden bir gün önce kaçırılan Said Avcı ile birlikte şehit edilmiş olarak Kartal’da bir evde bulundular. 1 Şubat 2000 Salı günü Eyüp Sultan Camiinde kılınan öğle namazı sonrasında Eyüp Kabristanında defnedildiler.

Olayın sonuç kısmı kısaca bu ama asıl önemli süreç İzzeddin abinin şahsında hedef alınan fikir ve düşünceydi. Bunu yapan ya da yaptıranları rahatsız eden en önemli nokta şuydu; Türkiye Cumhuriyeti bir devlet politikası olarak Kürd dili ve kimliğini inkar etmiş. İşte bu inkara karşı çıkan PKK temelli Kürd hareketi de böylesine bir zulme karşı çıkışta rahatlıkla taraftar bulmuş ve her geçen gün büyümüştü. Zehra Vakfı İslam’ı referans alan, almakla kalmayıp her meselesinde referans olarak da veren bir oluşum olarak şiddete bulaşmamakla beraber her iki tarafın tarz-ı hareketinin de yanlış olduğunu söylüyordu. Ne Kürdler inkar edilmeliydi ne de bu inkara karşı silahla mücadele edilmeliydi.

Güneydoğuda ve kısmen doğuda şiddetten bunalan halkın da arzusu her iki tarafın bazı meselelerde taviz vererek artık şiddeti durdurmalarıydı. İşte o ortamda İzzeddin abi cesurca bir adım atarak Türkiye’de belki tek ve en uzun hatta şu an itibariyle de en çok satan İslami Kürdçe yayın olan Nubihar’ın yayınlanmasına (şu anki tiraj 7 bin civarında) ön ayak oldu. Ve bu yayının etkisini sağlayacak olan sohbetler ve hizmetlerle ön planda gözükmeyen medyatik olmayan bir çalışmanın önderliğini yapıyordu. Bir derdi de Zehra Üniversitesini kurmaktı. Van’da inşaatı başlamıştı. Öyle ki ölürken bile bıraktığı vasiyetnamesinde Bediüzzaman’a ait bu projenin bitirilmesi için kalan parasının orada kullanılmasını istiyordu.

Fakat rahmetli İzzeddin abinin şehadetinden önce insanların Zehra Vakfı cemaatini kastederek sadece bu tip meselelerden dolayı ‘Kürdçü’ damgası vurmaları trajik bir hataydı.

O dönemdeki tartışmalara ise şu an dönmenin bir faydası yok. Dost TV bile Kürdçe yayın yapmaya başlamıştır. Tek üzücü taraf devletin Kürdçe ile ilgili adım atmadan Risale-i Nur talebelerinin kahir ekseriyetinin bu işe öncülük etmeleri gerektiğiydi. Çünkü Risale-i Nur hareketi şartlara teslim olan değil şartları değiştirmeye talip olan bir harekettir ve hedeflediği bu toplumsal değişimi de ferd bazında değişik hizmet mecraları ile gerçekleştirmektedir. Ve halen de öyledir.

Fakat İzzeddin Yıldırım’ın Kürd meselesinde hayatı pahasına attığı bu ufak adım yayıldı yayıldı ve şimdi dönülüp bakıldığında Müslümanların, İslami camianın inkar edemeyeceği bir şekilde yüz akı oldu. Yüz akı oldu çünkü ‘İslamcılar, Kürdleri sağcı-muhafazakar-milliyetçi hareketlere eklemlendikleri için hep inkar ettiler, onlara yapılan zulme karşı çıkmadılar’ sorusuna gerek Nubihar’ın yayını gerekse İzzeddin abi ve Said Avcı’nın bu yolda şehit olmaları ile keskin ve unutulmaz bir cevap verilmiş oldu.

Gerek Zehra Vakfının düşünce yapısını anlaşılması gerekse İzzedin abinin hedeflerinin anlaşılması açısından 90’larda yayınlanan Yeni Zemin dergisinde de bahsetmek gerekiyor.

Çünkü bu polemiğe katılan Saadettin Tantan’a göre ‘Yeni Zemin’ kardeşliği araya siyaset ve iktidar olma arzusu girince bozulmuştu. Halbuki İzzedin Yıldırım’ın kaçırılma olayında kendisi İçişleri bakanı olarak olayı çözmeliydi fakat kamuoyuna ‘Hizbullahtır yapar işte bu dinciler böyle tehlikelidir ey ahali iyi ki 28 Şubat süreci olmuş değil mi?’ imajinasyonuna bilerek ya da bilmeyerek katkıda bulunmakla meşguldu ve kendisine ulaşıldığı halde acziyetini belirtmekten öte başka bir şey yapamamıştır.

Yeni Zemin’e gelecek olursak. Bu dergi sağcı-solcu her kesimden insanın konuşturulduğu bir zemindi ve Zehra vakfı tarafından bununla amaçlananın şu olduğu söyleniyordu; “İslam en çok özgürlük ortamlarında gelişir. Örneğin Mekke’nin fethinden önce Hudeybiye’de 1500-2000 olan Müslümanların sayısı Hudeybiye anlaşmasıyla gelen sadece iki yıllık süreç sonrasında sayıları 12 bini bulmuş halde Mekke’yi fethe gelmişlerdi.

Hudeybiye anlaşmasıyla gelen barış ortamında Mekke’nin fethine kadar geçen 21 aylık devrede Müslüman olanların sayısı, İslâm’ın doğuşundan, Hudeybiye Barışına kadar geçen 19 yılda Müslüman olanların sayısından kat kat fazla oldu.

İslam’ın ve onun anlaşılmasının, yayılmasının baş düşmanı şiddetin yaygın olduğu ve özgürlüklerin kısıtlandığı ortamlardır diyerek her kesimle diyalog kurulmasını, şiddete dayalı halihazırdaki bu hareketlerin adalet-i mahzayı sağlayamayan yapılanmalar olduğunu ısrarla vurgulamışlardır. Laik, solcu, ülkücü ya da PKK’lı fark etmez. Her kesimden insan İslami tezlerin ne kadar doğru olduğunu barış ve huzur ortamında, tarafgirlik damarının makul düzeye indiği ortamlarda konuştukça anlayacaktır düşüncesi ışığında her kesime kucak açan bir dergiydi.

Evet meseleye değişik zaviyelerden bakılabilir. Bu cinayet bir gözdağı vermeydi ve Zehra Vakfı gönüllülerini manipüle ederek şiddete sürüklemekti fakat istedikleri sonucun şu an tam tersiyle karşılaştılar. ‘Bu da mazlumun ahının zalimin zulmünü nasıl alt ettiğini gösteren ibret-amiz bir örnek olarak duruyor.’

Zehra Vakfı 28 Şubat sürecinde kapatıldı. Şu an değişik dernek ve vakıflar adı altında faaliyetlerine devam ediyorlar ve İzzeddin Yıldırım’ın şahadetinden sonra toplumsal hayatta, ekonomide ve siyasette daha da büyüyerek yollarına devam ediyorlar.

Eğer doğuda ve batıda kardeşlik tohumları garazsız ve ivazsız bir şekilde atılacaksa temiz mazisi, yıllardan beri Kürd meselesinde ne kadar haklı olduklarını ortaya koyan davaları ile Zehra hareketi bunun en önemli ve en sağlam adreslerinden birisi olacaktır. Ve bu hareketin ilham kaynağının Risale-i Nur olması ise Türkiye için değil başta Ortadoğu coğrafyası olmak üzere tüm insanlık adına bir şanstır.

Yeni Zemin dergisi ve kadrosu vasıtasıyla birileri bu konuyu tartışarak kendilerine bazı kazanımlar sağlamaya çalışıyor. Fakat unutulmaması gereken bir şey de var ki, bu oluşumda yer alanların bugün bir yerlere gelmiş olmaları dünyanın da o noktaya doğru gitmesiyle paralel. Demokrasi vs.. Yani mesele salt bir dergi ve orada oluşan beraberlikler değil bir zihniyet bir ileri görüşlülük aynı zamanda.  Ve bunun doğal bir sonucu. O bakımdan da aslında eleştirirken hakkını vermiş oluyorlar, farkında bile değiller.

Risale-i nur hareketi ilahi hakikatleri terennüm ederek müellifi vefat etse de yoluna devam etmiştir. İzzeddin Yıldırım da bu hareketin ırkçılık gibi beşeri ve gayr-i islami düşüncelerle lekelenmeden yoluna devam etmesi için elinden geleni yapmıştır. Hatta bu yüzden şehit edilmiştir. Şimdi kendisinden “Kürt-İslam sentezini savunan” şeklinde bahsedildiğini görmek şaşırtıcı, çok açık ki bu olsa olsa onu şehit edenlerin düşüncesidir.

YORUMUNUZU YAZIN ...
Farklı olanı seçin:
# # # # # #